
“Çağından mesul müslüman olarak siz
burada bir numune teşkil ediyorsunuz.
Dünyada gördüğünüz her türlü haksızlık,
bizim adam olamamamızdan kaynaklanmaktadır;
bunun suçluluk duygusunu hissetmenizi istiyorum.”
Salih Mirzabeyoğlu
Adana Taşköprü üzerinde yaklaşık elli tane STK’nın katılımıyla düzenlenen Gazze yürüyüşü için toplanmıştık. Elli bir kişiydik sanırım. İki milyonluk şehrin at sinekleri gibiydik, İsrail’i olmasa bile içimizdeki uyuyanları rahatsız edebilirdik. Tam da bu düşünceler zihnimde Kafkas dansına kalkmışken trafiğe kapalı köprüye motosikletli iki genç gürültülü egsozları ve alaycı bakışları ile dalıverdi. Arkadaki delikanlı duyulur duyulmaz bir efelenmeyle elini bize doğru sallayarak “Lan bir kere de Doğu Türkistan için yürüyün be!” diye bağırır gibi yaptı. Keşke ağız dolusu haykırabilseydi ama doldur boşalt fikrin barutu bu kadardı işte. “Short video”larla ancak bu kadar ses çıkıyordu. Bu kez ben arkasından bağırdım: “Heey arslanım, Doğu Türkistan’ın yerini haritada göster, senle beraber istediğin yere kadar tek başıma bütün gün yürüyeceğim! Sana söz.” Arkalarına bile bakmadan gaza bastıklarında, havada soru ve ünlem işaretleri uçuşuyordu.
Abarttığımı düşünen realist arkadaşlar sokağa çıkıp, illa gençlerden seçmelerine gerek yok, önlerine çıkan rastgele on kişiye, hatta yüz kişiye “Doğu Türkistan neresidir? Hangi kıtadadır? Orada neler olmaktadır? Adı niye Doğu Türkistan’dır? Batısı da var mıdır? Kaç yıldır işgal altındadır? İşgal altında mıdır? Oraya kimler, neden Sincan demiştir?” diye sorsunlar. Verilecek cevapları bilemem ama çoğundan cevap alamayacağımıza, bahse girmenin ancak kazanmaktan emin olunduğunda caiz olacağı fetvasına güvenerek iddiaya girerim. Yıllar önceydi, yine kırk elli kadar insan genişçe bir salonda toplanmıştık. Üstüne İslam ümmeti adına onca acı ve ızdırap dolu yıllar eklendi ki sanki yüzyıllar geçmiş gibi. O gün işittiğim belli belirsiz çatlaklar bugün çok daha derin travmatik uçurumlara dönüşmüş durumda. Değişmeyen tek şey ise Doğu Türkistan’daki sistematik soykırıma dünyanın hala kulakları sağır, gözleri kör, dilleri lal. 2010’un Nisan ayında Mavi Marmara’nın hazırlık çalışmaları esnasında İHH başkanı Bülent Yıldırım’ı dinliyorduk. On yıl önce Gazze’nin sadece adını anabiliyorken bugün gemiyle yardım götürülebilecek hale gelişimizi örnek göstererek, 20-21 Mart 2010 tarihlerinde, aralarında İHH’nın da bulunduğu çeşitli sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu İstanbul Barış Platformu tarafından gerçekleştirilen Doğu Türkistan Sempozyumu’nun önemine dikkat çekiyordu. Çok önemliydi. Çünkü böyle bir toplantı cumhuriyet Türkiyesinde belki de ilk kıvılcımdı. İşte o toplantıdan hareketle başkan, bugüne kadar Doğu Türkistan’da öldürülen Müslüman sayısının, Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Irak’ta öldürülen Müslümanların belki de on katı olduğuna, Çin Hükümetlerinin uyguladığı zulümlere, haccın, oruç tutmanın, ezan okumanın ve daha birçok İslamî farizanın yasaklanışına, yasaklara uymayanların karşılaştıkları işkence ve zulümlere dikkat çekiyordu. Doğu Türkistan’da ikinci çocuğuna hamile olan ve bunu gizlemeyi başarabilen annelerin sekizinci ayında bile fark edilse karınlarının yarılarak doğum kontrolüne tâbi tutulduğundan bahsediyordu. Söz konusu işgal altındaki Müslüman coğrafyalar olunca artık kanıksadığımız şeylerdi bunlar. Bugün artık ekranlarda, uzuvları parçalanmış çocukların görüntüleri eşliğinde midemiz ve vicdanımız ayağa kalkmadan yemeğimizi yiyebiliyorsak buna “kanıksamak”tan başka hangi ifadeyi kullanabiliriz bilemiyorum. Doğu Türkistan mevzûundaki en büyük fark ise dünyayı sarıp sarmalayan internet ağları sayesinde kutuplarda aç kalan ayı yavruları için bile anında örgütlenip yardım kampanyaları düzenleyen, üç beş gün içinde buzkıran gemilerle, helikopterlerle yiyecek götüren insanlık Doğu Türkistan’dan bir türlü haberdar olamıyordu. Dünyanın bu bölgesinin üzerinde koyu bir sis perdesi örtülüydü. Çünkü neredeyse tüm dünya devletlerinin Çin’le ekonomik bağlandıları bulunuyordu. Maalesef buna Müslüman devletler de dahildi. İstanbul’daki sempozyuma katılacak olan sevgi ve hoşgörü abidesi(!?) Dalai Lama bile Çin’in baskısı yüzünden katılmaktan vaz geçmişti. Düşman olarak büyük şeytan ABD’yi artık çok iyi tanıdığımızı, ancak Çin’in kapalı bir kutu olduğunu, dünya genelindeki ekonomik istilasının buz dağının sadece görünen yüzü olduğunu anlatıyordu İHH başkanı. “Çin öyle bir bela ki en iyi ihtimalle Müslüman bile olsalar bu defa Hac mevsiminde sorun olacaklar.” diyerek konuyu acı bir tebessümle bağlasa da Gazze’den başka bir şey düşünemediğimiz o gün, Doğu Türkistan’la da çok feci sarsılmıştık. Oysa daha iki yıl evvel 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları açılışında sözüm ona dünyanın gözüne şirin görünmek adına olimpiyat meşalesi taşıttıkları Uygur Türkü sporcuları ve ailelerini nasıl tutuklayıp kayıp ettiklerinden Dünyanın geri kalanı gibi ben de haberdar değildim. Çin, oyunların açılış töreninde olimpiyat kazanını yakmak için Doğu Türkistanlı Uygur Türkü 20 yaşındaki kros kayakçısı Dilnigar İlhamcan ve bir Çinliyi görevlendiriyor ve fakat bu nedenle küresel ilgi odağı haline gelen Uygur sporcu, olimpiyatların ikinci gününde esrarengiz bir şekilde ortadan kayboluyordu. Olimpiyatlar için Doğu Türkistan bölgesinden meşale taşıyanlar arasında çok sayıda Uygur ve başka Türk halkları yer alıyordu. Bunlardan bazılarının toplama kampı veya başka gözaltı merkezlerinde tutuklu olduğunu, bazılarının ise zorla kaybedildiğini ancak Uygur aktivist Abduveli Ayup’un 9 Şubat 2022’de sosyal medyadan yaptığı açıklamadan öğrenebiliyorduk. Ayup, kendisinin bizzat tanıdığı bir kişi ile diğeri, adı listelerde “model komünist” olarak geçen kuzeni Adil Abdureyim olmak üzere suçsuz yere hapse atılan iki Uygurun, 2008 Pekin Olimpiyatı resmi internet sitelerinde yer alan meşale taşıyıcıları listesinde halen kayıtlı olduğunu yazıyordu ve biz bunu olaydan on dört yıl sonra cılız bir tivitle öğrenebiliyorduk.
Yıldırım’ı dinlediğimiz o günden sonra, bu konuya dikkat kesilmeme rağmen Türk medyasında yıllarca Doğu Türkistan’la ilgili en ufak bir habere bile rastlayamadım. Olay olmadığı için haber olmuyordur diye avunmak isterdim; ama 1949’dan beri, tarihe dikkat, Siyonist İsrail devletin kuruluşundan bir yıl sonra, sistematik bir soykırım uygulanılan, hastanede doğan bebeklerin başına ispirto şırınga edilerek öldürülen bir ülke söz konusu olunca bu kadarı aptallık olur doğrusu. En duyarlı yazarlarımızda bile bu konuda sessizlik hâkimdi. Tamam, yaşadığımız coğrafyada devamlı, harareti hiç düşmeyen günler yaşanıyor, gündem bir gün bile soğumuyor, hem biraz soğuyacak olsa bu kez ülke gündemimiz yetiyor da artıyor bile, doğrudur; fakat bahsettiğim sessizlik bugünlerle sınırlı değil maalesef. İnternet ortamında dahi İHH ve birkaç ülkücü site haricinde alıntılarla çoğaltılmış birkaç temel bilgi ve pek seyrek gazete haberleri dışında Doğu Türkistan’la ilgili pek bir şey bulmak mümkün değil. İsminde ‘Türk’ adı geçmesinin İslamcılığımıza halel getireceği filan mı düşünülüyor bilemiyorum ama Filistin’e biz, Doğu Türkistan’a ülkücüler sahip çıksın gibi bir vicdan bölüşmesiyle manen bir rahatlama duyuluyorsa eğer, itikadımızın ana temellerinde çatlak var demektir ki, Allah bizi bundan muhafaza etsin. Çin bu soykırımı o insanlar sadece Türk olduğu için yapmıyor zira.
Kitaplara sığmayacak konuyu dilimiz döndüğünce özetleyecek olursak, 1750’den beri defaatle Çin işgaline maruz kalan Doğu Türkistan’ın asıl Çin işkencesi komünist devrimle başladı desek yeridir. 12 Kasım 1932’de kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, 6 Şubat 1934’te Ma Chnagying ordusu tarafından yıkılmasına rağmen 12 Kasım 1944’te tekrar kuruldu. Ancak beş yıl sonra, Çin Devriminin belki de ilk icraatı bu devleti yıkmak oldu. 1949 yılında Çin Halk Kurtuluş Ordusu ülkeye girdi ve bir daha da çıkmadı. O gün bu gündür diğer İslam topraklarında olduğu gibi kan ve gözyaşı eksik olmadı. Doğu Türkistan’ın, Çin’in tarihi sınırlarını belirleyen Çin Seddi’nin dışında olduğu halde Çin Halk Cumhuriyeti tarafından eski Çin toprakları olduğu iddia edildi. Yıllarca Rusya’nın Batı Türkistan’da (Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın dahil olduğu bölge) yapmaya çalıştığı gibi Çin’in de Doğu Türkistan’da tek hedefi vardı artık: İslam’ı bu topraklardan silmek.
Sadece 1949 ile 1979 yılları arasında Doğu Türkistan’da 29 bin cami yok edilmiş, 54 bin din görevlisi tutuklanarak ağır çalışma kamplarına sevk edilmiş, kapatılan camiler askeri kışla, depo, sinema ve tiyatro gibi eğlence yerleri olarak kullanılmıştır. Halktan ölülerini yakmaları gibi İslam anlayışının dışında uygulamalar yapmaları istenmiş, 1997 yılından bu yana Cuma ve teravih namazları da dahil olmak üzere her türlü toplu ibadet yasaklanmış, geride kalan birkaç camide ibadetlerini yerine getirmeye devam eden Müslümanlara ağır vergiler konmuş, 18 yaşından küçük çocukların Kur’an öğrenmeleri yasaklanmıştır. Yalnızca Urumçi’de 370 bin Kuran-ı Kerim imha edilmiştir. Evinde dini kitap bulunduranların kitaplarına el konulmuş, bu kişiler dini kitap bulundurmaktan ötürü cezaya çarptırılmışlardır. Tüm özel okulların kapatılmasının yanı sıra toplu ibadetlere ve Cuma hutbelerine de yasak getirilmiştir. Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütünün raporuna göre zulüm, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra daha da artmış, Çin yönetimince “terörizmle mücadele” bahanesiyle Müslümanlar ayrılıkçı, terörist, karşı-devrimci gibi ithamlarla hapishanelere doldurulmuş, işkenceden geçirmiştir. Doğu Türkistan, 1997’den 2013 yılına kadar on yıl içerisinde devlet güvenliği sebebiyle idam cezasına çarptırılan 200’den fazla insanla, dünyada en çok idam cezası uygulanan bölge olmuştur. Cezaevlerinde her ay 20-30 Müslümanın işkence sonucu öldüğünü bildirmektedir. Hükümet Han ve Uygur milletleri arasında düşmanca duyguları besleyerek Çin halkının çoğunu Uygurlarının terörist olduğuna inandırmıştır. Çinli yetkililer her ne kadar düzenli olarak inkar etseler de yıllar içinde değişik periyotlarla çekilen uydu görüntüleri bugün toplama kamplarının pıtırak gibi çoğaldığını ortaya koymaktadır. Müslümanlar bir yandan sistemli olarak katledilirken, bir yandan da onların yerlerine Çinliler yerleştirilmekte, böylece Müslümanların kendi toprakları üzerinde hak iddia etmeleri engellenmeye çalışılmaktadır. Doğu Türkistan’da 1949 yılında nüfusun yüzde 6′sını oluşturan Hanlar bugün yüzde 40’tan fazlasını teşkil etmektedir.
Çin bu gün Doğu Türkistan topraklarına Çince’de ‘yeni kazanılmış topraklar’ anlamına gelen Xinjiang (Sincan) adını vermiş ve dünyaya da öyle tanıtmıştır. Bir yandan haber alma ve iletişim özgürlüğü de dahil her türlü özgürlüğü ortadan kaldırıp, Doğu Türkistan’ı kapalı bir kutu haline getirerek, bölgeyi mümkün olduğunca dünya gündeminden uzak tutarken diğer yandan bu topraklar Çin Seddi ve Taklamakan Çölü arasında kalan Çin’in Batı’ya açılan penceresidir ve belki de sadece bu yüzden bile buradan vaz geçmeyecektir. Her ne kadar soğuk savaş yılları geride kalmış ve Rusya artık eskisi gibi tehlike teşkil etmiyorsa da Çin, kara ve hava kuvvetlerinin bir bölümünü bölgede Ruslara karşı tampon olarak tutmaktadır. 1988 yılında Quick Dergisinin yaptığı açıklamaya göre Çin’in nükleer füze üssü de bu bölgededir ve nükleer denemelerini de Doğu Türkistan’ın neredeyse üçte ikisini kaplayan Taklamakan Çölü’nde yapmaktadır. 1964’ten 1997’ye kadar hiçbir koruyucu tedbir alınmadan 46 nükleer deneme yapılmıştır. İsveçli bilim adamlarının açıklamalarına göre bu denemelerin bazıları Hiroşima’ya atılan bombadan 6 ila 8 kat daha güçlüydü ve pekçok depreme neden olmalarının yanında Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütünün raporuna göre Hoten, Yarkent ve Kaşgar şehirlerinde 122 bin kişinin tanımlanamayan salgın hastalıklara yakalandığı, bu denemeler esnasında 210 bin kişinin öldüğü açıklanmıştır.
Bunca zulmün ve baskının olduğu yerde, elbette direnenler de olacaktı. Özellikle 1953 sonrası pekçok ayaklanma gerçekleşmiş; ancak herhangi bir uluslararası destek bulamadığından hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Tarihi boyunca bağrından pekçok direnişçi şahsiyet çıkaran Doğu Türkistan için Osman Batur, Mehmet Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin ve 2005’ten beri ABD’de yaşamak zorunda kalan kadın aktivist Rabiye Kadir’in yeri ayrıdır. Her birinin hayat hikayesi de ayrı ayrı kitap konusu olabilecek çapta ibret ve derslerle doludur.
Bütün bunları ve daha fazlasını bilmek zorundayız kardeşlerim. Doğu Türkistan, ülkeler coğrafyasında çok uzaklara düşebilir; ancak kalbimizin coğrafyasında en az Gazze kadar yakın olmak zorundadır. Tüm Müslümanların tek millet olduğunu ve bu yüzden Doğu Türkistan’daki kardeşlerimizle arada kaç ülke, kaç dağ, kaç nehir, bilmem kaç bin kilometre olursa olsun aynı vatanın evlatları olduğumuzu unutmamalıyız. Eli kalem tutanlarımız yazmalı, anlatmalı, medyada, sosyal medyada duyurmalı, belli günlerde anma proğramları düzenlenmeli, Çin elçiliklerine gidilmeli bağırmalı, çağırmalı, en azından siyah çelenk bırakmalı, hiç olmazsa dualarımızda ismen anacak kadar aklımıza düşmeli, dua toplayan hocalarımız Gazze’nin, Çeçenistan’ın yanına Doğu Türkistan’ı da iliştirmeli. Bülent Yıldırım’ın dediği gibi bugün belki sadece adını anarız, ama belki yarından da yakın inşaallah Doğu Türkistan’a da gemilerle bile gideriz.
Hiç te öyle dudak bükmeyelim, Fatih te bu ümmetin çocuğu değil miydi?

